www.MABETH.net

Müziğin ve Şiirin Mabeth'ine hoşgeldiniz

14 Ağustos 2009 Cuma

Kıyamet Melekleri - Fantastik Kurgu Deneme - Mustafa Akbulut




GİRİŞ

İstanbul
23.Kasım.2020
03.00

Gökyüzünü gündüzden emanet alan yıldızlar gecenin karanlık yüzünü gizler gibi parlıyordu. Gece tüm yalnızlığıyla ertesi güne son hazırlıklarını yaptı. Sokaklar sessiz, yollar boştu. Uzaktan hızla yükselen ayak sesleri karanlığın içinde hızla büyüyor, yaklaşıyordu. Beyaz gömleğiyle bir hayalet endamıyla bir genç. Nefes nefese kalmış arkasına bakıp bakıp hızlanıyordu. “ O da neydi öyle ya. Bismillah, bismillah…” Sonra geldiği gibi karanlığın içinde gözden kayboldu. Gece yine ödünç verdiği sessizliği geri aldı ahengini bozan gençten.

07:00

- “Hadi koş çabuk ol, koş!”
-“Sıraselviler’den girelim, sola gir.”

Beyoğlu’nun arka sokaklarındaki Havana Bar’ın önünde büyük bir kalabalalık. Arkada kalanlar ne olduğunu merak eder bir halde kalabalığı yarıp önlere doğru geçmek için iğne deliği arıyorlardı. Polisler çember kurup insanları uzaklaştırmak için çabalıyor. Adli Tıp uzmanları olayı inceleyip deliller topluyorlar.

- “ Komiserim, ne düşünüyorsunuz”
- “ Valla bilmiyorum Cemil, anlayamıyorum da. Kim, neden yapsın böyle bir şeyi. Kafayı yiyeceğim. Offffff… Oğlum kimseyi yaklaştırmayın. Ver şu mikrofonu. Lütfen uzaklaşın. Lütfen dağılın. Dağıtın şu kalabalığı Cemil.
-“ Baş üstüne Komiserim.

İnsanlar bu dehşet dolu cinayetin etkisiyle olay yerine zincirlenmiş gibiydi.Kimsenin kılı kıpırdamıyordu.Muhabirler ve kameramanlar görüntü ve röportaj alabilmek için birbirlerini çiğniyorlardı.Gördükleri karşısında midesi bulananlar,bayılanlar,fenalaşanlar vardı. İnsanoğlunun görüp görebileceği en hunharca cinayet işlenmişti.Merak dolu bakışlar açıklama yapacak bir yetkili arıyordu.Yaşlı teyzeler kendi evlatları ölmüş gibi ağlıyor,kahroluyordu.Kalabalığın içinden her geçen dakika çığlıklar ve konuşma sesleri hızla ayyuka varıyordu.

- “Bu ne biçim ölüm, çocuk paramparça ya”
- “Ya Suat gidelim, bayılacağım bak”

- “Allah belanızı versin, ne istediniz, gencecik çocuktan!!!”


Az önce koşarak gelen iki genç, on dakika sonra Havana Bar’ın önündeydi. Kalabalığın içinden sıyrılarak, yerde yatan arkadaşlarına ulaşmaya çalıştılar fakat polis kordonunu aşmak zordu. Haberi televizyondan alıp gelen arkadaşlarıydı gençler.Ölen gencin annesi,babası, tüm ailesi ise şoka girmiş hastaneye kaldırılmışlardı. Daha dün akşam evden arkadaşıma gidiyorum diyerek çıkan çocukları sabahına ölü bulunmuştu. Hem de çok acı bir şekilde…


- “Ercan, Ercan, Ercan hangi şerefsiz yaptı bunu sana, Allah’ım inanamıyorum.
- “Bırakın bizi, o bizim arkadaşımız, Ercan, Ercan!!!
- “Komiserim bunlar arkadaşları olduğunu söylüyorlar.
- “Hemen doktoru çağırın sakinleştirici yapsın şunlara, Oğlum su getir.

10:30

Stüdyoda büyük bir telaş. Sıradan bir günden farklı, insanlar sağa sola koşuşturuyor.
- “Yayına son beş saniye, beş,dört,üç,iki,bir…

- “ İyi günler, Flaş bir haberlerle karşınızdayız.Dün gece 3:30 sularında Taksim Beyoğlu’nda ,nasıl öldürüldüğü hakkında en ufak bir ipucu bulunmayan gizemli bir cinayet gerçekleşti.Görgü şahitlerine göre, öldürülen gencin 3:15’de görüldüğü ve yanında kimse olmadığını iddia edildi. Şimdi ölü gencin kaldırıldığı Taksim İlk yardım Hastanesindeki muhabir arkadaşımız Mehmet’e bağlanıyoruz.
Mehmet iyi günler. Doktorlar tarafından bir açıklama yapıldı mı?
- “ İyi günler Şebnem. Az önce doktorlar bir basın toplantısıyla cesede yapılan otopsi sonucunu açıkladılar. Rapora göre kafatasının üstünden ayağına kadar uzanan üç kesik var. Ve bu kesikler sonucunda beden dört parçaya ayrılmış. Fakat bu işi yapabilecek aletin ne olduğunu ve cesette neden kan olmadığını açıklayamadılar. İnanılmaz ama vücuttaki kan oranı sıfır. Yani vücuttaki kan sanki bir vampir tarafından emildi,sonra da dört parçaya ayrıldı. Hem de eşit dört parçaya. Polis yetkililerine göre ise, görgü tanıklarının 3:15’de gördüğü gencin 3:30 da bu hale gelmesinin imkansız olduğu yönünde. Şimdilik aktaracaklarım bu kadar .İyi günler Şebnem.”
- “Sana da iyi günler Mehmet. Evet sayın seyirciler iki gün önce dünya basınına bomba gibi düşen Suriye’de gündüz vakti öldürülen üç kişilik ailenin yankıları sürerken Beyoğlu’ndaki bu esrarengiz ölüm iki olay arasındaki benzerlikleri ortaya koyuyor.Hatırlayacağınız üzere Suriye’nin başkenti Şam’da iki önce gündüz vakitlerinde üç kişilik bir ailenin vücutları üç eşit parçaya ayrılmış, kan oranları otopsi sonucunda sıfır çıkmıştı.Beş yaşındaki çocuğu,annesini,babasını öldüren ve bugünde 23 yaşında gencecik bir kişinin hayatına bu şekilde son veren katilin aynı kişi olmasına kesin gözüyle bakılıyor. Ayrıca emniyet görevlilerin açıklamaları ise olayı terörist grupların yapmış olacağı yönünde.Ama henüz hiçbir örgüt olayı üstlenmedi. İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden yapılan açıklamaya göre Suriyeli Emniyet yetkilileri ile en kısa zamanda görüşülerek benzer bu iki olayın incelemesini yapacakları açıklandı. Gelişmelerle tekrar karşınızda olacağız.”

Hiçbir ölüm bu kadar ürkütücü olmamıştı. Herkes olay hakkında çeşitli yorumlar yaparak kulaktan kulağa yayılan fısıltı gazetesini yayına sokuyorlardı. Tüm dünyanın ilgisini çeken bu ölümler, sıradan bir cinayet olmadığını insanlara haykırıyordu adeta. Sadece bir ailenin ve bir gencin ölümüyle sınırlı bir olay değil, herkesin korku ve dehşet içerisinde kalarak izlediği bir muamma…






Suudi Arabistan
Kızıldeniz Kıyıları
20 Kasım 2020
14:00

Kızıl Denizde anlaşılmaz bir dalgalanma ve şiddetli bir fırtına. Hava tahmincileri bile bu ani hava değişiminin ne anlama geldiğini çözmekte güçlük çekiyor. Sanki gecenin karanlığı gökyüzünün maviliğini esir almış. Arabistan yarımadasının kurak ve sıcak iklimine inat yağmur gökten bıçak gibi keskin yağıyor. Arabistan çölleri belki de en büyük yağmur alımını gerçekleştiriyor.Sıcak çöller, yağmur taneleriyle çamurlaşıyor. Şehirlerde yaşayan insanlar panik içinde ne yapacaklarını bilmeden zaman zaman doluya dönüşen bu ani hava değişiminin şaşkınlığıyla sağa sola kaçışıyorlardı.
Bu sıra da Kızıldeniz açıklarında kimsenin bilmediği gizli bir ada. Sesler yükseliyor, fırtınanın sesini bastıracak kadar güçlü sesler.Eğer burada insanlar olsaydı, korkularından oracıkta ölüverirlerdi. Ardı ardına patlayan şimşekler adanın üzerinde yoğunlaşıyordu. Sonra adanın üzerine gökten bir ışık huzmesi indi. Karanlığı delercesine inen bu ışık sadece adayı aydınlatıyordu.Sonra aniden yağmur kesildi.Ve inanılmaz bir hızla bulutlar gökten kayboldu. Fırtına ani bir biçimde kesilmiş tekrar eski sıcak hava etkisini göstermeye başlamıştı.

Cidde – Medine Karayolu
14:15

- “ El – Abbas yağmur kesildi. Ama ne yağmurdu. Dünyanın çivisi çıktı ben söylemiştim size, gökten başımıza taş yağacak diye.
- “Tamam, tamam Cafer sızlanmayı kesip sür şu arabayı.Zaten güzelim uykumu böldün. Saat kaç?
- “ İki buçuk ama benim saatim 15 dakika ileri, ona göre hesapla.
- “Ya Cafer, nedir benim şu senin ahmaklığından çektiğim, Medine’ye ne zaman varırız.”
- “ On beş - yirmi dakika sonra ordayız El – Abbas.

Otobanda tozu toprağa katarak ilerleyen Ciddeli tüccarlar yolda oldukları için bu iklim değişikliğinin tam farkına varamamışlardı. Fakat tüm dünya bu ani hava değişikliğiyle şaşkına dönmüş, araştırmalarını hızlandırmışlardı. Hatta Orta Avrupa, Asya’dan bilim adamları çoktan Arap yarımadasına doğru yola çıkmışlardı bile…

- Cafer şu yolun kenarındaki adama bak.Hiç ömrümde bu kadar iri yarı koca bir adam görmemiştim. Yanında da iki adam var acaba Medine’ye mi gitmek istiyorlar.Durdur arabayı da, yardıma ihtiyaçları var mı diye soralım.
- Tamam El-Abbas.

Güneşin yağmurdan ıslanmış zemine vurmasıyla yoldan buharlar çıkmaya başlamıştı.Bomboş ve ıssız bu karayolunda bu adamların ne işi olabilirdi.Adamlara yaklaştıkça yavaşlayan El-Cafer’de bu iri yapılı adamı gördükçe şaşkınlığını gizleyemiyordu. El-Abbas ise birden bire gördüğü manzara karşısında dilini yutacak gibi oldu.Kalp atışları hızlandı, yüzüne garip bir ifade yerleşti.

- Sakın arabayı durdurma,sür, bütün gücünle sür,hızlan!!!
- Ne oldu El-Abbas yolunda gitmeyen bir şeyler mi var. Dur ,yardım edelim diyorsun.Şimdi de gaza bas. Ne yapmak istiyorsun,anlamıyorum.
- Dediğimi yap sakın durma,hızlan ve adamlara bakma.

Arabayı birden hızlandıran El-Cafer adamlara bakmadan büyük bir süratle geçti.El-Abbas ise gördüğü manzaranın etkisiyle rüzgarda sallanan ağaç yaprağı gibi titriyor, heyecandan ne yapacağını bilmiyordu. Araba adamların yanından geçerken El-Abbas’ ın her tarafı uyuşmuştu. Medine’ye kadar hiç konuşmadı, içinden tüm duaları okudu. Medine girdiklerinde ise arkadaşına dönerek sadece “Allah yardımcımız olsun” diyebildi…

Suriye – Şam
21.Kasım.2020
10:50

Güneş tüm kudretli bakışlarıyla dik ve sert bir biçimde yer yüzünün en kurak coğrafyalarından biri olan Şam topraklarına çarpıyordu. Dün yağan şiddetli yağmura rağmen tek bir ıslak yoktu. Son beş yıldan beri ozon tabakasının delinmesinin ardından altüst olan dünya iklimi burada da dengesizliği göstermeye meyilli. Irak Savaşı ardından göç eden mültecilerin gelmesiyle nüfusu iyiden iyiye çoğalan Şam, Amerika’nın saldırısından sonra yaralarını yeni sarmaya başlamıştı.Buranında Irak’tan bir farkı kalmamıştı.Amerika barış ve refah vaatleriyle girdiği Suriye’yi yerle bir etmiş sonra da kendi kaderine teslim etmişti. Şam kelimenin tam anlamıyla ölü bir şehri andırıyordu. Hiç kimsenin anlam veremediği bir biçimde birkaç yıldan beri enteresan değişimler olmuş, tabiat yaşamı buralarda yok denilecek kadar azalmış,savaşın etkisiyle sosyo-ekonomik düzen altüst olmuştu. Sadece burada değil tüm asya ülkelerinde iki binli yılların başındaki olduğu gibi sefalet,yoksulluk ve hastalıklar çoğalmıştı.

Havanın bunaltıcı sıcağına aldırış etmeden markete alışverişe giden bir aile. Asfalt zemin sıcaktan hamur gibi yumuşamış. Üzerine basıldığında sıcaklık ayakkabıyı geçip ayağı yakıyor.
Bir rüzgar zamansız ve yersiz. Ama sıcak ve yakıcı. Yolun başından ağır aksak, iri yarı biri ağır adımlarla ilerliyor. Omuzları dik, bakışları beyinleri uyuşturan.Sokakta birkaç kişi sadece. Görenlerin olduğu yerde öylece kaldığı,kıpırdayamadığı bir an. Korku denilen duygunun sert bir biçimde kalbe müdahalesiyle hızlanan atışlar, vücudun titremesi onu takip eden. Yeryüzünde henüz yaşanmamış bir çaresizlik anı. Kaçıp kurtulmak imkansız, kilitlenmiş bedenler sabit. Gözleri kırpmaksızın bakılan ve tüyleri diken diken yapan bir görüntü.
İnsanların bakışları arasında ilerleyerek ailenin yanına kadar sokuldu. Ve o dev bedenini yavaşça bükerek çocuğa doğru eğildi. Kulağına fısıldayarak ;

- “ Ve beklenen an geldi “ dedi.

Sonra yine aynı yavaş hareketlerle kuş bakışı dikilerek bir adım geri attı. İnsanların hepsi korkuyla karışık şaşkın. Böyle bir insan var mıydı yeryüzünde?Ne işi vardı burada ?Çocuğa eğilerek ne söylemişti? Sorular çocuğun annesi,babası kadar oradaki insanlarında aklından seri bir şekilde geçiyordu.
İki elini yana açtı. Birden bir elinde en zifiri karanlıkları aydınlatacak kadar güçlü, koca bir buz kütlesini bir anda eritebilecek kadar büyük bir ateş belirdi. Ateş göğe doğru yükseldi. Zaten kavurucu olan hava, ateşin etkisiyle dayanılmaz bir hale bürünmüştü. İnsanlar bu gördükleri karşısında şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilemediler.Kimdi bu? Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu, gözlerini bu enteresan ve bir o kadar mucizevi olaydan alamıyorlardı. Sonra diğer elinde birden bir su yükseldi. Ama böyle bir su olamazdı. En parlak zümrütten, elmastan daha parlak, gözleri kamaştıran. Bir anda o sıcaklığa inat yürekleri ferahlatan, insanın içini hoş eden biçimde göğe doğru yükseldi. Şimdi dev adamın bir elinde göğe çıkan bir ateş, diğer elinde su vardı. Az evvel konuştuğu çocuğun babasına bakarak ;

- “Seç birini” dedi.

Adam korkudan ve heyecandan titriyordu. Ne yapacağını, ne diyeceğini bir an bilemedi. Titreyen sağ elinin baş parmağını uzatarak sağdaki suyu işaret etti.
İri yapılı adam ise bir adım daha atarak çocuğun babasına iyice yaklaştı. Sonra elindeki suyu çocuğun babasına uzattı.Adam tekrar suya dokunmak için elini uzattı. Birden su kıldan keskin, gözleri kamaştıran ateşe benzer bir kılıca dönüştü. Kılıç havalanarak ailenin etrafında dönerek hızlandı. O kadar hızlı dönmeye başladı ki oradaki insanların hiçbiri ne aileyi ne de kılıcı göremez duruma geldiler. Birkaç saniye içinde kılıç aniden durdu ve iri yapılı adamın eline yerleşti ,su haline dönüştü. Aynı hızla su kayboldu, elini indirdi. Sonra ateş zayıflayarak kayboldu. O elini de indirdi. İnsanlara dönerek;

- “Yaradan alır canı, nasıl verdiyse. Yaradan verir canı, nasıl aldıysa” dedi.

Ve geldiği gibi yavaş adımlarla gözden kayboldu. İnsanlar öylece bakıyorlardı. Dev adam gözden kaybolduktan sonra, insanlardan bazıları geride kalan manzara karşısında bayılmış, bazıları ise çığlıklar içinde sağa sola kaçışmaya başlamışlardı. Az önce suyu seçen baba,çocuğu ve karısı ateşten kılıçla kafataslarından ayaklarına kadar uzanan eşit üç parçaya ayrı ayrılmış yerde üst üste yığılmış duruyorlardı.


Seslerin kesildiği bir andı bu an. Bu olay sırasında orada bulunanlardan bazılarının dili tutulmuştu. Olay yerine gelen polisler bile şaşkınlıktan donakalmışlardı. Çevreden olayı yeni gören ve cesetleri fark edenler hızla olay yerinde kalabalıklaşmaya başladılar.Meraklı gözler, sorular karmakarışık beyinlerde. Anlatılması imkansız,hissedilmesi güç bir duygu. Karşılarındaki manzara ve etrafta olay anında burada olan insanların saçma sapan hareketleri. Beyinleri hipnotize olmuş gibi sağa sola koşup çığlık atanlar, olduğu yere çöküp yardım etmek isteyenleri sert bir biçimde yanından uzaklaştıran insanlardı geride kalan. Hiçbir görgü şahidi olay hakkında yorum yapamadı. Polisler şaşkın, insanlar şaşkın…












22.Kasım.2020
21:30
İstanbul- Ayasofya Müzesi

Sultanahmet Camiinin karşısında asırlardır heybetli ve dimdik duran Ayasofya. Sultanahmet Camiine yarenlik eder gibi. Ama onun gibi parlak değil. Sönük ve karanlık vurunca kaybolmuş derinlerde bir yerde.
Ayasofya Müzesinin bekçisi müzenin boşalmasından sonra kulübesine geçmeden şöyle etrafa bakmak için ön avludan arka avluya uzanan yolda etrafına bakınarak ilerledi. Olağanüstü bir şey yok gibiydi. Biraz daha bekledikten sonra kulübesine geri dönerek önündeki ufak radyonun düğmesini çevirdi. Biraz kurcaladıktan sonra Zeki Müren’in Şimdi Uzaklardasın şarkısına rast gelmişti. Sesini de biraz açarak hayallere dalmıştı. Oğlu bu sene üniversite sınavlarına hazırlanıyordu. Onun doktor olmasını istiyordu hep, bu yüzden de hep Allah’a dua ediyordu her zaman. Gecenin alacakaranlığında Sultanahmet’in ışıklı ve renkli atmosferinde karanlığın içinden bakıyordu öylece. Gözleri hayal penceresinin öteki tarafına geçmiş pervasızca oradan buraya koşuşturuyordu.
Ayasofya Müzesinin kapısının önünde aniden nerden geldiği belli olmayan, bir gölge belirdi. Bekçi Hüseyin’i hayal dünyasından birden bire uzaklaştıran bu hareket onun ok gibi fırlayarak bekçi kulübesinden çıkmasına sebep olmuştu. Kendini hemen giriş kapısının olduğunu yöne doğru attı. Fakat o kadar telaşlanmasına karşın kimsecikler yoktu. – “Hayırdır inşallah” diyerek sessizce kulübesine doğru geri döndü.”
Devamı Gelecek..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder